Kitapçık hakkında öyle bir reklam kampanyası yürütüldü ki, gören bu kitapçığın evrim teorisi ile ilgili delillerle dolu olduğunu ve evrim teorisi aleyhindeki tüm tartışmalara son verdiğini sanabilirdi. Ancak, kitapçıkta bunları bulmayı umanlar, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar. Çünkü kitapçıkta evrim teorisinin asıl tartışma konusu olan ve asla evrim teorisi ile açıklanamayacağı açıkça görülen Kambriyen Patlaması, hücrenin kökeni, insan bilincinin kökeni gibi konulardan bir kez bile bahsedilmiyor; evrimcilerin klasik iddiaları, defalarca bilimsel bulgularla çürütülmüş olmasına rağmen oldukça yüzeysel bir anlatımla, hiçbir delil getirilmeden tekrarlanıyordu. Ulusal Bilimler Akademisi'nin kitapçığındaki iddialara, önceki çalışmalarımızda birçok kereler cevap vermiş, bu iddiaların bilimsel değeri olmadığını bilimsel delilleri ile göstermiştik. Ancak yine de bu kitapçığa cevap niteliğinde yeni bir çalışma hazırlama gereği doğdu. Çünkü bu çalışma ile dünyanın en önde gelen evrimci kuruluşlarından biri olan Ulusal Bilimler Akademisi üyelerinin, büyük bir bağnazlıkla bağlı oldukları Darwinizm ve materyalizm nedeniyle, çok açık gerçekleri dahi göremeyecek hale nasıl geldiklerini, bilimi dahi göz ardı ederek, delilleri nasıl çarpıtabildiklerini, göz göre göre bir yalanı nasıl savunabildiklerini göstermek istedik. Bu kitabı objektif bir gözle okuyanlar, söz konusu gerçeği, yani evrim teorisinin tamamen dogmatik bir inatla, körü körüne savunulmakta olduğunu bir kez daha göreceklerdir. Peki bu bilim adamları neden bilimsel gerçeklere rağmen, 19. yüzyıldan kalma bir dogmayı hala büyük bir ısrarla savunmaya devam ediyorlar? Bunun nedeni, bu bilim adamlarının inandıkları materyalist felsefedir. Sadece maddenin varlığını kabul eden bir felsefe olan materyalizm, ateizmle eş anlamlı gibidir. Ve ateistlerin, yani Allah'ın varlığını, dini, ilahi kitapları ve ölümden sonraki sonsuz ahiret hayatını reddetmek isteyenlerin, hayatın kökenine ateist bir açıklama getiren Darwinizm gibi bir teoriye ihtiyaçları vardır. Eğer Darwinizm'in yıkıldığını kabul ederlerse, Allah'ın ve dolayısıyla, ahiretin varlığını ve peygamberlerin doğru söylediğini de kabul etmek durumunda kalacaklarını fark etmekte, bu nedenle büyük bir bağnazlıkla Darwinizm'i savunmaya devam etmektedirler. Matematik ve astronomi profesörü Chandra Wickramasinghe, söz konusu Darwinist bağnazlığı fark etmiş olan bilim adamlarından biri olarak şu itirafta bulunmaktadır: Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama şu anda, Tanrı'ya inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum… Biz hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz, tesadüfi karmaşalar değil.1 Evrimci antropolog Dr. Michael Walker ise, 'Birçok bilim adamı ve teknoloji uzmanının Darwin teorisini ikna olmasalar da kabul etmelerinin tek nedeninin, bu teorinin bir Yaratıcı olduğunu reddetmesi olduğunu kabul etmek zorundayız.' 2 diyerek bu gerçeği kabul etmektedir. Kitap boyunca da görüleceği gibi, Bilim ve Yaratılışçılık kitapçığının yazarları her ne kadar bilim adamı ünvanı taşıyan kişiler olsalar da, hem bilimi, hem de akıl ve mantığı bir kenara bırakmış, Allah'ın varlığını ve herşeyin Yaratıcısı olduğunu inkar etmeyi kendilerine bir amaç olarak belirlemiş kişilerdir. Bu kişiler tesadüfen meydana gelmesi 1040.000 de 1 ihtimal olan (yani kesinlikle imkansız olan) bir proteinin, tesadüfen meydana geldiğine, sonra bunu, tesadüfen gerçekleşmesi en az bu kadar imkansız olan yüzbinlerce tesadüfün izlediğine inanmaktadırlar. Canlılara, özellikle insanlara kanser gibi ölümcül hastalıklardan başka bir şey kazandırmayan mutasyonların, maymunları düşünen, akleden, muhakeme eden, kararlar veren, politikalar izleyen, medeniyetler kuran, sanat şaheserleri meydana getiren, sevinen, üzülen, arkadaş edinen, aile kuran, Nobel Ödülü, Oscar kazanan, yüzbinlerce sayfa kitabı okuyup öğrenen öğrencilere, sanatçılara, bilim adamlarına, politikacılara, mimarlara, öğretim görevlilerine dönüştüren bir güç olduğunu zannetmektedirler. İşte sahip oldukları ve gözü kapalı olarak savundukları bu ideolojileri nedeniyle, akılcı düşünme yeteneklerini kaybetmişlerdir. İşte bu nedenle İskandinav bilim adamı Søren Løvtrup'un dediği gibi 'Sanırım herkes, bir bilim dalının tamamının yanlış bir teoriye bağımlı hale gelmesinin çok büyük bir şanssızlık olacağını kabul edecektir... İnanıyorum ki, Darwinizm efsanesi bir gün bilim tarihindeki en büyük aldanış olarak tanımlanacaktır.'3 |
1 Chandra Wickramasinghe, London Daily Express ile bir röportajından, 14 Ağustos 1981 2 Dr. Michael Walker, Quadrant, Ekim 1982, s.44 3. Søren Løvtrup, Darwinism: The Refutaion of a Myth, s.422 (1987) |
Yazar Hakkında
- Adnan Oktar
- 1956 yılında Ankara'da doğan Adnan Oktar, Harun Yahya müstear ismi ile kitaplarını yazmaktadır. Hayatını tamamen Yüce Allah'ın varlığını ve birliğini insanlara anlatmaya ve Kuran ahlakını yaymaya adamış olan bir kişidir. Üniversite yıllarından başlayarak, hayatının her döneminde, bu kutlu amaca hizmet vermiş ve hiçbir zaman zorluklar karşısında yılmamıştır. Bugün, hala büyük bir sabır ve kararlılık göstererek tüm baskılara karşın fikri mücadelesini devam ettirmektedir.
Konu Başlıkları
-
▼
2010
(11)
-
▼
Mart
(11)
- GİRİŞ
- UBA'NIN HAYATIN KÖKENİ HAKKINDAKİ YANILGISI
- UBA'NIN DOĞAL SELEKSİYON YANILGISI
- UBA'NIN MUTASYONLAR HAKKINDAKİ YANILGILARI
- UBA'NIN FOSİL KAYITLARI HAKKINDAKİ YANILGILARI
- UBA'NIN ORTAK YAPILARI EVRİME DELİL GÖSTERME YANI...
- UBA'NIN TÜRLERİN YAYILIŞINI EVRİME DELİL GÖSTERME...
- UBA'NIN MOLEKÜLER BİYOLOJİNİN EVRİME KANIT SAĞLAD...
- UBA'NIN İNSANIN EVRİMİ YANILGISI
- YARATILIŞ BİLİMSEL BİR GERÇEKTİR
- SONUÇ
-
▼
Mart
(11)
21 Mart 2010 Pazar
GİRİŞ
UBA'NIN HAYATIN KÖKENİ HAKKINDAKİ YANILGISI
Kuşkusuz, hayatın kökenini açıklama iddiasında olan evrim teorisinin cevaplaması gereken ilk soru: cansız bir evrende ilk yaşamın nasıl başladığı, cansız maddelerin, canlı varlıkları nasıl meydana getirdiği sorusudur. Ne var ki, evrim teorisinin 'en önemli delillerini' ortaya koymak için hazırlandığı öne sürülen Ulusal Bilimler Akademisi'nin Bilim ve Yaratılışçılık adlı kitapçığında, bu soruların cevapları bulunmamaktadır. Bunun yerine, UBA yazarlarının, evrim teorisini sorunsuz, şüpheye yer vermeyen, kesinlikle ispatlanmış bir teori gibi gösteren, evrimciler için 'toz pembe' bir tablo çizen varsayımları yer almaktadır. UBA yazarları, sanki evrim teorisinin en büyük çıkmazlarından biri, cansız maddelerin nasıl olup da tesadüfi kimyasal süreçler sonucunda canlı maddelere dönüştüğü konusu değilmiş gibi şöyle demektedirler:
Yaşamın başlangıcını araştıranlar için soru artık yaşamın biyolojik olmayan bileşimlerden kimyasal bir süreç sonucunda ortaya çıkıp çıkmadığı değil, bu sürecin olası pek çok yoldan hangisi ile ilk hücreleri oluşturduğudur. (Bilim ve Yaratılışçılık, s. 6)
UBA yazarları söz konusu 'kimyasal süreç olasılıkları'ndan ise şöyle söz etmektedirler:
Dünyanın yeni oluştuğu zamanki koşullara benzer ortamlarda yapılan deneylerde proteinlerin, DNA'nın ve RNA'nın yapıtaşı bazı kimyasal bileşikler oluşmuştur. Ayrıca, bu moleküllerden bazıları, uzaydan dünyaya düşen meteorlarda bulunmuş, ve radyoteleskoplarla uzayı inceleyen astronomlar tarafından da keşfedilmiştir. Bilimciler, yaşamın temel yapıtaşları olan bu moleküllerin Dünyanın ilk oluştuğu zamanlarda mevcut olduğu sonucuna varmışlardır. (Bilim ve Yaratılışçılık, s. 5)
Dünyanın ilk dönemlerindeki koşullar, hücrenin ve yapıtaşlarının kendiliğinden oluşmalarını imkansız kılan önemli faktörler arasındadır. Bu koşullar taklit edilerek yapılan laboratuvar deneyleri hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır. |
Her ne kadar UBA özellikle belirtmemiş olsa da, söz konusu iddiayı destekleyecek hiçbir delil bulunmamaktadır. Hatta deliller evrimcilerin iddialarını çürütecek niteliktedir. Ayrıca, konunun uzmanı olan evrimciler dahi, UBA yazarları kadar kesin ve emin bir üslup kullanmamakta, hayatın kökeni konusunun evrim teorisi için bir bilinmez olduğunu kabul etmektedirler. Sadece ilkel dünya atmosferinin organik bileşikleri parçalayacak olan oksijen gazına bol miktarda sahip olduğunun anlaşılması (yani kimya diliyle "indirgeyici" olmadığının belirlenmesi) bile, yaşamın kökeni ile ilgili "kimyasal evrim" teorilerini çıkmaza sokmuştur. Örneğin Biogenesis: Theories of Life's Origin adlı kitabın (1999) yazarı olan evrimci Noam Lahav şöyle der:
İndirgeyici (oksijen içermeyen) bir atmosfere ilişkin varsayıma karşı gelmekle, biyolojik açıdan önemli organik bileşenler açısından zengin "pre-biyotik çorbanın" varlığına da karşı çıkmış oluyoruz. Dahası şimdiye kadar pre-biyotik çorbanın varlığına ilişkin hiçbir jeokimyasal delil yayınlanmamıştır. Gerçekten de çok sayıda bilim adamı, var olsa bile, organik yapıtaşları toplamının, prebiyotik evrim için anlamlı olabilmesi için çok küçük olduğunu kaydederek, pre-biyotik çorba kavramına karşı çıkmaktadırlar.1
Yani:
1) Hem ilkel atmosferdeki yüksek oksijen, "yaşamın temel yapıtaşlarının" oluşmasına engeldir.
2) Hem de bunların oluştuğu varsayılsa bile, bu "yapıtaşlarının" kimyasal reaksiyonlarla ya da tesadüfle proteinleri, RNA veya DNA'yı oluşturması mümkün değildir. Çünkü proteinler, RNA veya DNA, son derece yoğun bir bilgi içermektedir ve bu bilginin rastgele oluşması istatistiksel olarak imkansızdır.
Dikkat edilirse UBA yazarları, her iki gerçeği göz ardı etmişler, özellikle de ikinci gerçeği, çok kendini ele veren bir üslupla savuşturmaya çalışmışlardır: "Yaşamın yapıtaşları" ifadesini duyan pek çok insan, "bu yapıtaşları olduğu durumda, demek ki yaşam da kendiliğinden doğabiliyor" diye düşünebilir. (UBA yazarları da bunu düşündürtmek istemişlerdir.) Oysa bu bir aldanış ve (UBA açısından) aldatmacadır; çünkü sözü edilen "yapıtaşları" amino asitler veya nükleik asitler gibi basit organik bileşiklerdir ve bunların proteinler, RNA ve DNA gibi kompleks yapılara dönüşmesi imkansızdır. Bir evin "yapıtaşları" olan tuğlaların varlığının, bunların rastgele biraraya gelip bir ev yapacakları anlamına gelmediği gibi.
Bir evin inşaası için gereken malzemelerin eksiksiz olarak bulunması, o evin inşaası için yeterli değildir. Bunun için akıl ve bilinç sahibi mimarlara, inşaat mühendislerine, teknisyenlere, işçilere... gerek vardır. Aynı gerçek hücrenin inşaası için de geçerlidir. |
Yaşamın kökeni konusunda kimyasal ve moleküler evrim alanlarında otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyorlar. Yeni düşünce ve deneysel hareket tarzları denenmelidir... Bilim adamları arasında detaylı evrimsel aşamalara ilişkin oldukça büyük anlaşmazlıklar çıkmıştır. Problem prebiyotik (yaşam öncesi) moleküllerden progenotlara (en ilkel hücrelere) geçişi sağlayan temel evrimsel süreçlerin delillerle ispatlanmamış olmaları ve bu süreçlerin oluştuğu çevresel koşulların bilinmemesidir. Dahası, tüm canlı hücrelerin oluşumuna neden olan genetik bilginin nerede olduğunu, ilk kopyalanabilir polinükleotidlerin (çoklu nükleik asitler, ilk DNA) nasıl evrimleştiğini, ya da modern hücreler içerisindeki aşırı derece karmaşıklıktaki yapısal işlev ilişkilerinin nasıl oluştuğunu gerçekte bilmiyoruz... Öyle görünüyor ki bu alan artık bir açmaza, varsayımların deneyler ya da gözlemlerle temellendirilmiş olgular üzerinde baskın oldukları bir konuma ulaşmıştır.2
Evrimci biyolog Andrew Scott da benzer bir itirafta bulunmakta ve şöyle demektedir:
Biraz madde alın, karıştırın, ısıtın ve bekleyin. Bu, hayatın kökeninin modern versiyonudur. Yerçekimi, elekromanyetizma, zayıf ve güçlü nükleer kuvvetler gibi 'temel' güçler gerisini halledecektir... Peki ama bu kolay hikayenin ne kadarı sağlam temellere oturmaktadır ve ne kadarı umuda dayalı spekülasyonlara bağlıdır? Gerçekte, ilk kimyasal maddelerden canlı hücrelere kadar giden aşamaların bütün mekanizmaları ya tartışma konusudur ya da tamamen karanlık içindedir. 3
Biyokimya profesörü David A. Kaufman da, evrim teorisinin genetik hayatın kökeni hakkında bir açıklama getiremediğini şu ifadelerle itiraf etmektedir:
Evrim, hücrelerle beraber dikkatlice tasarlanmış genetik kodların kökenine dair kabul edilebilir bir bilimsel açıklama getirmekten uzak. Ki bunlar olmazsa proteinler ve dolayısıyla hayat da olamaz.4
UBA yazarları ise, hayatın kökeni hakkında evrim teorisinin bir açıklaması olmadığını itiraf etmek yerine, evrim teorisi lehinde gerçek dışı bir tablo çizerek okuyucuları aldatma yolunu seçmişlerdir. Evrimin her konuda delili olduğu, hayatın kökenini açıklayan birçok teze sahip oldukları gibi konunun uzmanı olan hiç kimse tarafından onay görmeyecek asılsız bir iddia ortaya atmışlardır. Evrimcilerin çizdikleri bu toz pembe tablo kesinlikle gerçekleri yansıtmamaktadır. Hayatın kökeni hakkında öne sürdükleri tezlerden her biri ayrı bir çıkmaz içindedir ve bu alternatifler hayatın kökeni sorununu çözmemekte, sadece sorunu bir başka sorun haline getirmektedir. Bilim ve Yaratılışçılık kitabında sözü edilen bu sözde alternatiflerden biri "RNA Dünyası" tezidir. RNA Dünyası tezi günümüzde evrimciler arasında en çok kabul gören iddialardan biri olmasına rağmen, aşağıda da inceleneceği gibi çok fazla sorun içermektedir ve gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğu açıkça ortadadır.
RNA Dünyası Senaryosu
Bilim ve Yaratılışçılık kitabında, RNA Dünyası olarak anılan hipotezin, hayatın kökeni hakkındaki alternatif (ve makul) açıklamalardan biri olduğu öne sürülmektedir. Oysa RNA Dünyası tezi de, evrimciler tarafından yapılan diğer açıklamalar gibi hayatın kökeni konusuna hiçbir açıklama getirememektedir.RNA Dünyası tezine göre, ilk önce proteinler değil, proteinlerin bilgisini taşıyan RNA molekülü oluşmuştur. Bu tezin ortaya atılmasının nedeni ise, 70'li yıllarda ilkel dünya atmosferinin içerdiği gazların amino asitlerin oluşumunu ve dolayısıyla protein sentezini imkansız kıldığının anlaşılması olmuştur. Daha önceki yıllarda Miller ve Fox gibi evrimcilerin yaptıkları ve metan-amonyak temelli bir atmosfer modeline dayanan deneylerin tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine yeni evrimci arayışlar başlamış ve RNA Dünyası tezi ortaya çıkmıştır.
RNA Dünyası tezi de, evrimcilerin diğer senaryoları gibi hayatın kökenine evrimsel bir açıklama getirmekten çok uzaktır. DNA'nın kendiliğinden nasıl oluştuğunu açıklayamayan evrimciler, aynı sorunu RNA için de yaşamaktadırlar. |
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz soruyu gündeme getirmiştir. Bu sorunlardan bazıları şöyledir:
1- Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek bir tanesinin bile oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA'yı oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA dünyası kavramını detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi nasıl olmuştur?5
2- Tesadüfen oluştuğunu farz etsek bile, yalnızca bir nükleotid zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı? Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu? Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun ümitsizliğini şöyle dile getirmektedirler:
Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp, birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi... Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser düşünceyi de yıkmaktadır.6
RNA Dünyası tezine göre, ribozomun da RNA ile aynı anda oluşması gerekir. Çünkü RNA'nın protein üretme mekanizması olan ribozoma ihtiyacı vardır. Oysa ribozom kompleks proteinlerden oluşan son derece karmaşık bir organeldir. Kökenini kimyasal reaksiyonlarla açıklamak imkansızdır. |
Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen organelde üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi olanak dışı bir varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrim teorisinin ünlü savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.7
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir? Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama yoktur. Ünlü bilim dergisi Nature'da yer alan bir makalede de 'kendini kopyalayan RNA' kavramının tamamen hayal mahsulü olduğu, gerçekte ise hiçbir deneyde bu tür bir RNA'nın elde edilemediği belirtilmektedir:
Maynard Smith ve Szathmary, 'DNA kopyalanması o kadar hataya açıktır ki, tek bir gen boyundaki bir DNA parçasının doğru kopyalanmasını sağlayacak enzim proteinlerinin önceden varlığına ihtiyaç vardır' demektedirler. Bu durumda, halen bilinen bilgisel ve enzimatik işlev taşıycı özelliğiyle RNA, yazarları şunu söylemeye yöneltiyor: 'Özde, ilk RNA molekülleri kendilerini kopyalamak için polimerleştirici bir protein enzime ihtiyaç duymadılar; kendi kendilerini kopyaladılar.' Bu bir gerçek midir, yoksa bir beklenti mi? Genelde tüm biyologlar için şunu belirtmenin açıklayıcı olduğunu düşünüyorum ki suni olarak sentezlenmiş katrilyonlarca (1024) rastgele RNA dizilimleri arasından tek bir tane bile kendini kopyalayan (self-replicating) bir RNA çıkmamıştır.8
Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını gerçekleştirebilme özelliği.9
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, 'olmazsa olmaz' şartını koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek bilimsel düşünceye aykırıdır. Somut bilimsel gerçekler, hayatın rastlantılarla ortaya çıktığı iddiasının yeni bir versiyonu olan 'RNA Dünyası' tezinin, gerçekleşmesi imkansız bir senaryo olduğunu ortaya koymaktadır.
John Horgan |
İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, 'anlamsız' veya 'kağıt üstü kimyası' adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Stuart Kauffman'ın otokataliz teorisi de bu kategoriye girmekte. Miller, 'Bir bilgisayarda denklemler hesaplamak bir deney teşkil etmez' diye burun kıvırdı. Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı.10
Miller gibi, hayatın kökenine evrimci açıklama bulabilme çabasının öncülüğünü yapmış en ateşli evrim taraftarlarının bile, evrim açısından bu derece ümitsiz ifadeleri, teorinin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir biçimde yansıtmaktadır.
UBA'NIN MARS'TAN GELEN HÜCRE YANILGISI
Bilim ve Yaratılışçılık kitapçığında, ilk hücrelerin Mars'ta oluşup Dünya'ya öyle gelmiş olabileceği öne sürülmektedir. (Bilim ve Yaratılışçılık, s.7)Evrimciler ilkel dünya koşullarında ilk hücrenin nasıl olup da tesadüfen oluşabildiğine açıklama getiremezler. Evrimcilerin sığındıkları yerlerden biri Mars'tır. Oysa Dünya için geçerli olan imkansızlıklar Mars için de geçerlidir. |
Öte yandan böyle bir hücre oluşsa bile -ki bu imkansızdır- bunun dünyaya gelmesi de ayrı bir imkansızlıktır. Herhangi bir hücrenin bir "uzay yolculuğu" sırasında öleceğini ünlü fizik profesörü George Gamow şöyle açıklar:
Uzayda yolculuk yapan sporları bekleyen ve donarak ölmekten daha ciddi olan bir tehlikeyi unutmamak gerekir. Çok iyi bilindiği gibi Güneş'ten önemli oranda mor ötesi ışınlar yayılmaktadır. Yeryüzünü kuşatan atmosfer tabakasının çok azının geçmesine müsade ettiği bu ışınlar; uzay boşluğu içinde kendilerini koruyacak mekanizmaları bulunmayan bu mikroorganizma sporları için en büyük tehlikedir ve onları bir anda öldürebilecek güçtedir. Bu sebeple bakterilerin hayali yolculukları daha en yakın gezegene dahi ulaşmadan onların ölümüyle sonuçlanacaktır. 1966 yılında yapılan bir başka araştırma neticesi 'uzaydan gelme' hipotezinin tamamen terk edilmesine sebep olmuştur. 'Gemini-9' uzay aracının dış yüzeyine özellikle seçilmiş en dayanıklı mikroorganizmalar yerleştirildikten sonra uzaya gönderilmişti. Yapılan incelemelerde bunların tamamının yedi saat dahi geçmeden öldüğü görüldü. Halbuki bu hipoteze göre hayatı başlattığı ileri sürülen bakterilerin yolculuğunun yıllarca sürmesi gerekirdi.11
Prof. Gamow'un sözleri son derece açıktır ve yapılan deney Mars'ta bir hücre oluşmuş olsa bile bunun Dünya'ya ulaşmasının imkansız olduğunu göstermiştir.
Bu konuda, evrimcilerin asıl göz ardı ettikleri konu ise, hücrenin yapısındaki kompleksliktir. Evrimciler ilk hücrenin oluşumu ile ilgili sanki tek sorun dünyadaki koşullarmış gibi bir izlenim oluşturmaya çalışırlar. Bunun sonucunda ise, Dünya koşulları elverişsizse, ilk hücre Mars'ta oluşmuştur iddiasında bulunurlar. Oysa, ilk hücrenin kendi kendine, rastgele koşullarda oluşumunu imkansız kılan asıl nokta, hücrenin sahip olduğu, kompleks yapı ve üstün organizasyondur.
Evrim teorisi bir hücrenin nasıl olup da balıklara, kuşlara, çiçeklere ve insanlara dönüştüğünü açıklayamamaktadır. |
Matematik ve astronomi profesörleri Prof. Fred Hoyle ve Prof. Chandra Wickramansinghe, hayatın ne Dünya'da ne de başka bir gezegende kendi kendine tesadüfler sonucunda oluşma ihtimalinin olmadığını şöyle açıklamaktadırlar:
... Hayat tesadüfi bir başlangıca sahip olamaz. Evrende var olan bütün maymunları birer daktilonun başına oturtsanız ve bu maymunlar rastgele daktilonun tuşlarına bassalar, bu maymunlardan birinin bile Shakespear'in bir çalışmasını oluşturmaları kesinlikle imkansızdır. Hatta pratikte yanlış denemelerin konması için gereken çöp kutularının yetmemesi sebebinden dolayı da bu imkansızdır. Aynısı canlı maddeler için de doğrudur. Hayatın cansız maddeden kendi kendine oluşma olasılığı için 1 sayısının yanına 40.000 sıfır koyun. İşte hayatın cansız maddeden kendi kendine oluşma olasılığı bu sayıda bir ihtimaldir… Eğer insan, sosyal inançlardan dolayı veya 'bilimin evrime inanması gerekir' şeklindeki eğitiminden dolayı ön yargılı hale gelmemişse bu basit hesap Darwin'i ve tüm teoriyi gömmek için yeteri derecede olanaksız bir sayıdır. Ne bu gezegende ne de bir başkasında, hiçbir ilkel çorba var olmamıştır ve eğer hayatın başlangıcı rastgele değilse, o zaman belli bir amaca yönelik bir aklın ürünü olmalıdır.12
Görüldüğü gibi, ilk hücrenin oluşumunu imkansız kılan tek nokta Dünya'nın ilk halindeki koşulların yetersizliği değil, hücrenin son derece kompleks bir yapıya sahip olması ve böyle bir yapının tesadüfler sonucunda oluşmasının imkansız oluşudur. Dolayısıyla, Dünya'da gerçekleşemeyen bir imkansızlığın, Mars'ta gerçekleşmesi için hiçbir neden yoktur. Dünya üzerinde, elimizdeki harfleri rastgele yere atınca nasıl anlamlı bir cümle elde etme ihtimalimiz yok ise, Mars için de aynı imkansızlık söz konusudur. Hiç kimse 'Mars'ta atarsak anlamlı bir cümle oluşur' diyemez.
İlk hücrenin tesadüfen nasıl oluştuğunu açıklayamayan evrimciler, Allah'ın yaratışını inkar etmek için, ilk hücreyi uzaylıların Dünya'ya bıraktığını öne sürmektedirler. Bu iddianın "o halde uzaylıları kim yarattı" sorusunu getirdiğini ise göz ardı etmektedirler. |
Pratikte test edilebilen dizilim sayıları ile teoride hayal edilebilenler arasındaki farklılık öyle büyüktür ki, hayatın kökenini Dünya'dan dış uzaya kaydırarak açıklamalarda bulunma çabaları, ikileme kabul edilebilir bir açıklama getirememektedir. 13
Ayrıca, Dünya'ya uzaydan gelen bir hücre, evrim teorisinin sorunlarını çözmeyecektir. Çünkü evrim teorisi hala bir hücrenin nasıl olup da balıklara, kuşlara, çiçeklere ve insanlara dönüştüğünü açıklayamamaktadır.
Yaşamın uzaydan geldiği (panspermia) düşüncesini ilk olarak gündeme getiren kişiler arasında Fred Hoyle ve Chandra Wickramasinghe bulunmaktadır (1981). Ayrıca Francis Crick (1981) ve Leslie Orgel (1973) de panspermia düşüncesini (uzaydan yeryüzüne düşen meteorlarda bulunan amino asitler ile organik maddelerin reaksiyona girdiği ve böylece canlılığın oluştuğu iddiası) ortaya atmışlardır. Hatta bu düşünceyi daha da ileri götürüp, yaşamın uzaylı canlılar tarafından tasarlanarak Dünya'ya gönderildiğini öne sürmüşlerdir. Bu, amino asitlerin veya ilk hücrenin meteorlarla geldiğini iddia etmek kadar vahim bir iddiadır. Çünkü bu iddiada, hayatı tasarladıkları iddia edilen uzaylıların nasıl ortaya çıktıkları sorusu yine cevapsız kalacaktır.
Evrimcileri hiçbir delili olmayan ve bilim kurgu filmlerine konu olmaktan başka bir değer taşımayan bu iddialara sahip çıkmaya iten sebep, bu kişilerin hayatın kökeninin evrimsel bir yaklaşımla açıklanmasının olanaksız olduğunu görmeleri, ancak her koşulda materyalist bir açıklama arayışı içinde olmalarıdır. Bu bilim adamları, Allah'ın varlığını kabul etmemek için, ellerinde hiçbir delil olmamasına rağmen uzaylıların varlığına dahi inanabilecek -ve bu "uzaylıların" nasıl var olduğu sorusunun da kendilerini yine yaratılış gerçeği ile yüzyüze bırakacağını göremeyecek- kadar mantık çöküntüsü yaşamaktadırlar.
1 Lahav, Noam, Biogenesis: Theories of Life's Origins, s. 138-139 (Oxford University Press, 1999).
2 Klaus Dose, 'The Origin Of Life: More Questions Than Answers', Interdisciplinary Science Reviews, cilt 13, no.4, 1988, s. 348
3 Andrew Scott, 'Update on Genesis', New Scientist, vol. 106, 2 May?s 1985, s. 30
4 SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/sites/sbs777/vital/evolutio.html
5 John Horgan, 'In the Beginning', Scientific American, cilt 264, Şubat 1991, s. 119
6 G.F. Joyce, L. E. Orgel, 'Prospects for Understanding the Origin of the RNA World', In the RNA World, New York: Cold Spring Harbor Laboratory Press, 1993, s. 13
7 Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143
8 Gabby L.Dover, "Looping the Evolutionary loop. Review of the origin of life from the birth of life to the origin of language", Nature, 1999, 399: 218
9 Leslie E. Orgel, 'The Origin of Life on the Earth', Scientific American, Ekim 1994, cilt 271, s. 78
10 John Horgan, The End of Science, MA Addison-Wesley, 1996, s. 139
11 Biyoloji 3, Musa Özet, Osman Arpacı, Ali Uslu, Sürat Yayınları, Ağustos 1999, s. 254
12 Sir Fred Hoyle-Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York: Simon and Schuster, 1984, s. 148
13 Manfred Eigen, Steps Toward Life, Oxford:Oxford University Press, 1992, s. 11
UBA'NIN DOĞAL SELEKSİYON YANILGISI
Bilim ve Yaratılışçılık isimli kitapçığın 'Biyolojik Evrimi Destekleyen Kanıtlar' başlıklı bölümünde, evrim teorisinin delillerini bulmayı umanlar büyük bir hayal kırıklığına uğramaktadırlar. Çünkü, bu bölümde, evrimciler tarafından bir 'mantra'1 gibi devamlı tekrarlanan, geçersizlikleri defalarca kanıtlandığı halde evrimcilerin 'bilimsel delil' gibi sunmaktan vazgeçmedikleri konular yer almaktadır. Bu 'mantra'ların başında elbette ki evrimin temel mekanizmalarından biri olarak kabul edilen 'doğal seleksiyon' gelmektedir.
Bir zebra sürüsünde, daha hızlı koşan bireylerin yaşama imkanları daha fazladır, yavaş koşanlar ise avlanarak elenirler. Bunun sonucunda birkaç jenerasyon sonra, bu sürü hızlı koşan zebralardan oluşacaktır. |
Evrimciler ise, doğal seleksiyonun, bir tür içinde milyarlarca yıl boyunca aynı özellikleri seçtiğine ve bu özelliklerin birikerek önce bir tür içindeki çeşitlenmeyi ve sonra da farklı türleri oluşturduğuna inanırlar. Oysa doğal seleksiyon sürekli olarak aynı özellikleri seçse bile, bu sadece canlı türlerinin bazı özelliklerinin (bu iyi özelliği tüm popülasyona yayarak) daha iyileşmesine neden olmakta, ancak bu canlıların yeni bir özellik kazanmalarını sağlamamakta, dolayısıyla başka türlere dönüşmesine kesinlikle olanak tanımamaktadır. Tavşanlar her zaman tavşan olarak, zebralar ise zebra olarak kalırlar. Çünkü bir türün sahip olduğu gen havuzu (genomu) onun bir başka türe evrimleşmesine engeldir, bir tür ancak sahip olduğu genlerin izin verdiği ölçüde değişiklik gösterebilir.
Bir tür ancak sahip olduğu genlerin izin verdiği ölçüde değişiklik gösterebilir. |
Evrim teorisinin önde gelen isimlerinden Stephen Jay Gould, evrimcilerin doğal seleksiyondan, gücünü çok aşan bir yetenek istediğini şöyle açıklar:
Darwinizm'in iddiasına göre doğal seleksiyon bir bakteri hücresi ile başlamış ve yavaş yavaş, milyarlarca yıl içinde ağaçlar, kuşlar, çiçekler, karıncalar, ceylanlar, papağanlar, çilekler, mandalinalar, tavuskuşları ve atlar gibi harikaları yaratmıştır. Bu inanılması imkansız bir safsatadır. |
Gould, 1994 yılında Scientific American dergisinde yayınlanan makalesinde ise, doğal seleksiyonun sınırlarını şöyle tarif etmiştir:
...Doğal seleksiyon bölgesel bir adaptasyonun temel kaynağıdır, genel gelişmenin ya da ilerlemenin değil."3
Evrimci bilim yazarı Roger Lewin de doğal seleksiyonun yaratıcı bir güç olamayacağını şöyle belirtmektedir:
Neo-Darwinizm'in temel özelliklerinden olan doğal seleksiyonun dengeleyici bir etkisi olabilir, fakat belirli bir yönde özelleşmeye ve gelişmeye bir katkısı olmaz. Birçok kişinin öne sürdüğü gibi yaratıcı bir kuvvet değildir.4
Roger Lewin |
Doğal seleksiyon yalnızca zaten var olan biyolojik özellikler üzerinde vazifesini görebilir; adaptasyonel gereksinimleri karşılayabilmek için özellikler (makro evrim) oluşturamaz"5
Evrimcilerin asıl açıklama getirmeleri gereken konu, yukarıdaki alıntıda belirtilen 'zaten var olan biyolojik özelliklerin' nasıl var olduğu sorusudur. Evrimcilerin kendileri de, doğal seleksiyonun bu soruya cevap veremeyeceğini kabul etmektedirler. Bu nedenle Neo-Darwinist teori ortaya atılmıştır. Neo-Darwinizm ise, doğal seleksiyonun seçmesi beklenen 'biyolojik değişikliklerin' mutasyonlarla sağlandığını ileri sürmektedir. Ancak ilerleyen sayfalarda görüleceği gibi, mutasyonlar bir canlının evrimleşmesi için gereken faydalı değişiklikleri sağlama yetenek ve özelliklerinden yoksundurlar.
Darwin'in Benzetme Metodundaki Yanılgısı
Darwin, doğal seleksiyonun türlerin kökenini açıklayan mekanizma olduğu kanısına deneyler veya gözlemler sonucunda değil, benzetme metodu ile varmıştır.Darwin'in zamanında hayvan yetiştiriciliğine büyük bir ilgi vardı. Her ne kadar Darwin'in düşüncelerinin Galapagos ispinozlarının gagası ve Malthus'un çalışmaları ile filizlendiği iddia edilse de, Darwin'in düşüncelerini asıl etkileyen hayvan yetiştiriciliği olmuştu. Darwin, hayvan yetiştiriciliği (yapay seleksiyon) ile doğal seleksiyon arasında benzerlik kurmuş ve 'eğer bitki ve hayvan yetiştiricileri yapay seleksiyonu kullanarak hayvan ve bitkileri evcilleştirip geliştirebiliyorlarsa, daha yünlü koyunlar, daha etli sığırlar, daha hızlı koşan atlar yetiştirebiliyorlarsa, bunu doğa da yapabilir' sonucuna varmıştır.
Köpeklerin aslanlara dönüştüğü iddiasının hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Köpeklerin böyle bir değişim için yeterli genetik kapasiteleri yoktur. Milyarlarca yıl geçse de böyle bir dönüşüm mümkün değildir. |
En uzman yetiştiriciler için bile, varyasyonun, yani bir türün içinde çeşitli özellikler oluşturmanın bir sınırı vardır. Hayvan yetiştiriciliği sonucunda hiçbir zaman yeni bir hayvan türü elde edilmemiştir. Bunun nedeni hayvan veya bitki yetiştiricilerinin, yapay seleksiyonu en sonuna kadar devam ettirmemeleri değil, canlıların genetik sınırlarının sonuna gelmiş olmalarıdır. Tanınmış Fransız zoolog Pierre Paul Grassé, yapay seleksiyonun Darwinizm aleyhinde tanıklık ettiğini şöyle açıklar:
Yapay (seçim kriterini karşılamayan tüm bireyleri eleyen) seleksiyon tarafından oluşturulan yoğun baskıya rağmen, bütün bu bin yıllık dönem boyunca, hiçbir yeni tür doğmamıştır. Kan serumu, hemoglobinler, kan proteinleri, birbirinden üreyebilirlik vs. üzerinde yapılacak karşılaştırmalı bir çalışma, soyların aynı belirli tanımı taşımaya devam ettiğini ispatlayacaktır. Bu bir fikir ya da subjektif sınıflandırma değil, ölçülebilir bir gerçektir. Gerçek şu ki, seleksiyon bir genomun üretme kapasitesine sahip olduğu tüm türlere elle tutulur bir şekil verir ve tüm türleri biraraya toparlar, ancak yenilikçi evrimsel bir süreç teşkil etmez. 7
Diğer bir deyişle, köpeklerin aslanlara dönüşmemelerinin nedeni onları uzun süre yetiştirmiyor olmamız değil, köpeklerin bu derece bir değişim için yeterli genetik kapasiteleri olmamasıdır.
Doğal Seleksiyonun Kısır Döngü Mantığı: 'Hayatta Kalanlar Hayatta Kalır'
Türlerin kökeninin açıklaması olarak kabul edilen doğal seleksiyon aslında bilimsel bir teori değil, bir totoloji, yani kısır döngü bir mantıktır. Totoloji, bir bilgi verme görüntüsünde olan, ancak gerçekte sadece kısır döngü içinde olan ifadelerdir. Totolojiler, yeni bir bilgi vermezler, denenemezler ve bu nedenlerden dolayı bilimsel değildirler. Totolojiye verilebilecek basit bir örnek şu cümledir: 'Bütün şapkalar şapkadır'. Bu doğru bir cümledir, ancak bize hiçbir bilgi veya açıklama vermez. Totoloji esprilerde veya şiirlerde kullanılır, ancak kesinlikle bilimsel açıklamalarda kullanılmaz.Bilim, sonuçları sebepleri ile açıklar. Sonuçlar ve sebepler farklı olduğundan, nedensel bir açıklamanın iki tarafı da aynı olamaz. Totolojide ise sebep ve sonuç aynıdır. Bu nedenle ortada bir açıklama yoktur, sadece ilk bakışta bir açıklama varmış görünümü olur. Örneğin doktor 'babanızın sağırlığının nedeni duyma bozukluğu' dediğinde bu bir totolojidir. Doktor, babanızın neden sağır olduğu ile ilgili bir açıklama getirmemektedir. Cümlede, sebep ve sonuç gibi görünen iki bölüm bulunmaktadır, ancak her ikisi de tamamen aynı anlama gelmektedir ve biri diğerini açıklamamaktadır.
Totolojiler, hiçbir açıklama getirmemelerinin yanında, yanlışlanabilir olmamaları ve test edilememeleri nedeniyle de bilimsel kabul edilmezler.
Totoloji, bir bilgi verme görüntüsünde olan ancak gerçekte içeriğinde hiçbir açıklama olmayan ifadelerdir. Totolojiye verilebilecek basit bir örnek: 'Bütün şapkalar şapkadır'. Bu doğru bir cümledir ancak bir bilgi içermez. |
Bazı evrimciler, doğal seleksiyonun totolojiden ibaret olmadığını, bunun kendilerine Yaratılışı savunanlar tarafından yöneltilen bir itham olduğunu öne sürerler. Oysa, önde gelen evrimciler de, doğal seleksiyonun önermesinin bir totoloji olduğunu kabul etmektedirler. Bu nedenle, önde gelen bazı evrimcilerin, doğal seleksiyon tezinin bir totolojiden ibaret olduğu yönündeki açıklamalarına yer vermeyi gerekli görüyoruz.
Örneğin İngiliz genetikçi J.B.S. Haldane, doğal seleksiyonun bir totoloji olduğunu 'en uygun olan hayatta kalır ifadesi bir totolojidir.'8 diyerek kabul etmiştir.
Kanada McGill Üniversitesinden, ekoloji profesörü R. H. Peters, evrim teorilerinin totolojiden ibaret olduğunu ve bilimsel teoriler olarak kabul edilemeyeceklerini belirtmektedir:
Ekoloji söz konusu olduğunda "evrim teorisinin" varsayımlarda bulunmayacağını, bunun yerine yalnızca deneyciliği (teoriler) sınıflandırmak ve bu tip bir sınıflandırmanın gerekli kılacağı ilişkileri göstermek için kullanılabilecek bir mantık formülü olduğunu iddia ediyorum. Bu teoriler aslında totolojiden ibarettir ve böylelikle deneycilik açısından test edilebilir varsayımlar yapamamaktadır. Kesinlikle bilimsel teoriler değildirler.9
Johns Hopkins Universitesi'nden Prof. Steven Stanley de, Macroevolution: Pattern and Process adlı kitabında doğal seleksiyon için şöyle demektedir:
Doğal seleksiyonu doğru bir teoriden çok bir totoloji olarak görenlere katılma eğilimindeyim.10
Karl Popper (1902-1994) |
En büyük çağdaş Darwinistlerden bazıları teoriyi öyle formüle ediyorlarki, 'en çok soy bırakan organizmalar en çok yavru bırakır' totolojisi ortaya çıkıyor.11
Bir bakteri hücresinin nasıl olup da bir balığa, bir balığın nasıl olup da bir kuşa, bir sürüngenin nasıl olup da bir insana dönüşebildiğini öğrenmek isteyen bir insana, 'en çok yavru bırakan organizmaların en çok yavru bırakanlar olduğunu' söyleyerek o insanın sorusunun cevaplanmayacağı açıktır. Doğal seleksiyon türlerin evrimini açıklayamamaktadır. Evrimciler ise bunun farkında olmalarına rağmen, mantık yürütmeler ve kelime oyunları ile, doğal seleksiyon ile evrimi kulağa mantıklı gelen bir hipotez olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Darwin, doğal seleksiyon ile evrim tezini öne süren kişi olmasına rağmen, 'Doğal seleksiyon teorisinin, kendim göremememe rağmen pek çok hata içerdiğini ileride anlayacağım.' demiştir. |
Darwin ise, doğal seleksiyon ile evrim tezini öne süren kişi olmasına rağmen, 'Doğal seleksiyon teorisinin, kendim göremememe rağmen pek çok hata içerdiğini ileride anlayacağım.' diyerek oldukça 'ileri görüşlü' bir tespitte bulunmuştur.13
Evrimci bilim adamlarının ise, kısır döngü mantıkları içeriğini düşünmeden tekrarlayıp durmaları ve doğal seleksiyonu evrimleştirici bir güç olarak görebilmeleri oldukça şaşırtıcı ve düşündürücüdür. Pek çok insan, evrim teorisine, gerçekte neye inandığını bilmeden inanmaktadır. Bilim felsefecisi Arthur Koestler bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:
Bu arada, eğitimli insanlar -rastgele mutasyonların konuyla ilgisiz olduğunun ve doğal seleksiyonun bir totoloji olduğunun ortaya çıktığı gerçeğinden büyük ölçüde habersiz olarak- Darwin'in rastgele mutasyonlar ve doğal seleksiyon büyülü formülüyle tüm gerekli cevapları sağladığına inanmaya devam etmektedir.14
Evrimcilerin Doğal Seleksiyonu Bilinçli Bir Mekanizma Sanma Yanılgıları
Bilim ve Yaratılışçılık kitapçığında, 'doğal seleksiyonun işlediği genetik çeşitliliğin rastgeleliğe dayandığı, ancak doğal seleksiyonun en uygun olanı seçerek rastgele davranmadığı' öne sürülmektedir. (Bilim ve Yaratılışçılık, s.10) Kitapçığı hazırlayan evrimciler burada da yanıltıcı ifadeler kullanmaktadırlar. Bu açıklama ile vermek istedikleri imaj, her ne kadar doğal seleksiyonun seçtiği mutasyonlar rastlantısal olsa da, doğal seleksiyon bu rastlantısal değişikliklerden uyumlu olanları seçtiği için, rastlantısal olaylar bu noktada son bulduğu, devreye 'bilinçli, amaca yönelik' bir mekanizmanın girdiğidir.Oysa, konuya biraz daha geniş açıdan bakan biri buradaki aldatmacayı görecektir: Doğal seleksiyon sadece avantajlı bireyleri tercih ettiği için rastlantısal olmayabilir; ama bu durum doğal seleksiyonun evrimcilerin göstermeye çalıştığı gibi bilinçli ve amaca yönelik bir mekanizma olduğu anlamına gelmez.
Bilinçsiz ve kör bir mekanizmanın, yeryüzündeki sayısız çeşitliliği yaratmış olması imkansızdır. |
Dünyaca ünlü biyoloji tarihçisi William Coleman'ın işaret ettiği gibi:
Her bir parçasının diğer parçaların tümüyle yakın ilişki içerisinde olduğu, işlevsel anlamda tamamen bütünleşmiş bir organizma, derhal neslinin tükenmesi tehlikesi altında olduğundan, türün ilk anatomik kurallarıyla oluşturulan normlardan belirgin bir şekilde uzaklaşamaz.
Richard Dawkins ve The Blind Watchmaker adlı kitabı. |
Doğal seleksiyonun bilinçsiz ve kör bir süreç olduğunu evrimciler de kabul etmektedirler. Örneğin evrim teorisinin en gayretli savunucularından biri olan Richard Dawkins, The Blind Watchmaker adlı kitabında, doğal seleksiyonu şöyle tanımlamaktadır:
Darwin'in ortaya çıkarttığı kör, bilinçsiz, otomatik süreç olan ve şimdi bizlerin yaşamın amaçlarla dolu görünen tüm formlarının varlığının açıklaması olduğunu bildiğimiz doğal seleksiyonun aklında hiçbir amaç yoktur. Onun aklı ve aklının gözü yoktur. Gelecek için plan yapmaz. Hiçbir vizyonu, öngörüsü, ya da herhangi bir şekilde görüşü yoktur. Eğer doğadaki saatçinin rolünü oynadığı söylenebilirse, bu kör bir saatçidir.16
Bilinçsiz ve kör bir mekanizmanın, canlılardaki kompleks bilgi ve tasarımı yaratmış olması ise imkansızdır. Doğal seleksiyonu, tüm canlıların yaratıcısı bir ilah gibi görmek isteyen evrimciler, putlara, totemlere tapan, yıldırım, gök gürültüsü gibi doğa olaylarını ilah edinen putperestlerden farklı değildirler; onlar yalnızca paganların 21. yüzyıl versiyonunu oluşturmaktadırlar.
1 Genelde düşünülmeden tekrarlanan bir fikir veya ifade, deyim.
2 Stephen Jay Gould, "The Return of Hopeful Monsters", Natural History, cilt 86, Temmuz-Ağustos 1977, s. 28
3S.J. Gould, Scientific American, Ekim 1994, s. 85
4 Science, 1982, no: 217, s. 1239-1240
5 Noble, et al., Parasitology, sixth edition, "Evolution of Parasitism", Lea and Febiger, 1989, s. 516
6 Stephen Jay Gould, Ever since Darwin, W. W. Norton, 1997, NewYork, s. 40-41
7Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, 1977, s. 124-125
8 J.B.S. Haldane, "Darwinism Under Revision", in Rationalist Annual (1935), s. 24
9 R.H. Peters, "Tautology in Evolution and Ecology", American Naturalist (1976), Vol. 110, No. 1, s. 1
10 Steven Stanley, Macroevolution: Pattern and Process (1979), John Hopkins University, s. 193
11 K.R. Popper, A Pocket Popper, ed. David Miller, Fontana, London, 1983; s. 242
12 Stephen J. Gould, Ever Since Darwin, W. W. Norton, NewYork, 1977, s. 39
13 Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.10
14 Arthur Koestler, Janus: A summing Up, Vintage Books; 1978, s. 185.
15 W. Coleman, Georges Cuvier:Zoologist, Harvard University Press, Cambridge, Mass, s. 172-173
16 Richard Dawkins: The Blind Watchmaker. Harmondsworth, Penguin, 1988, s. 5
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)